Kış Depresyonu!

Kış mevsimi bazen iç karartıcıdır. Güneşsiz, sisli, fırtınalı ve yağmurlu hava sizi etkilerse, ruhsal çöküntünün tetikleyicisi olabilir.

Kış ayları biraz kasvetlidir. Gündüzlerin kısalıp, gecenin uzaması sizde bazı psikolojik etkiler yaratabilir. Aşırı yeme isteği, kilo alımı, baş ağrısı, sinirlilik, uyuma isteği, öğrenme güçlüğü, cinsel gücün azalması ve çalışmada konsantre eksikliği gibi sorunlar yaşıyorsanız, durumunuz mevsimsel duygu bozukluğudur.

Bu soruna neyin sebep olduğu tam olarak bilinmiyor. Ancak tahminler gün ışığından az yararlanmasının etken olduğu yönündedir. Mevsimler duygu bozukluğu, kış boyunca devam eder ve ilkbahar, yaz aylarında kendiliğinden düzelir. Melatonin hormonunun uzun süren kış geceleri boyunca, fazla salgılanmasından kaynaklanan uyku artışı ve depresyona yol açtığı tahmin edilmektedir. Vücudun mutluluk hormonu olarak ürettiği seratonin, yeterli gün ışığı alınmadığı zaman üretilemez. Bu da kış depresyonunun tetikleyicisidir.

Kışın güneşsi günlerinin sürekli devam etmesi, kendinizi gerçekten çökmüş hissetmenize neden olabilir. Ancak bu durum genellikle birkaç gün ve haftayla sınırlıdır. Geçici olduğundan, bir hastalığın işaretçisi olarak kabul edilmez. Ancak yukarda saydığımız belirtiler uzun süre devam ederse, bir doktorda görünmelisiniz.

Mevsimsel duygu bozukluğunun tedavisi, depresyondan daha kolaydır. Tedavi kademeli olarak planlanır.  Işık tedavisi en çok kullanılan ve en basit yöntemdir. Hastalar, normal oda ışığından 15-20 kat daha fazla parlak olan özel bir odada, her sabah 30 dakika kadar tutulurlar. Kolay, ucuz ve yen etkisi olmayan bir tedavi yöntemidir.  Işık tedavisi, kandaki seratonin düzeyini erttırır.

İlaçlar, ışık tedavisi yerine veya ışık tedavisini destekleyici olarak kullanılır. Mevsimsel etkili rahatsızlığa neden olan, negatif düşünce ve davranışların belirlenmesi ve tedavisinde psikoterapiden de yaralanılır.

Mevsimsel depresyonu önlemek için, kış günlerinde sık sık dışarı çıkın. Parklarda ve sokaklarda dolaşın. Hafta sonlarında yeşil alanlarda, doğayla baş başa yürüyüşler yapın. Kışın tatile gidecekseniz, güneşli ve sıcak yerleri tercih edin. Odanıza mümkün olduğunca bol ışık girmesini sağlayın. Düzenli olarak egzersiz yapın. Egzersiz alışkanlığı endişeyi azaltır, zihninizi açar ve kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olur.

kadin.tr.msn.com

  • Comments Off

Bunlar tatil hastalıkları!

Tatil hazırlıklarının telaşı hastalık riskini unutturmasın.

Son günlerde neredeyse herkesi bir tatil telaşı almış durumda. İşte bu telaş, zaman zaman tatilcilere yurt içinde ve yurtdışındaki seyahatlerinde bazı hastalıklarla karşılaşabilecekleri riskini unutturuyor.

Seyahat süresinde veya sonrasında tatilcilerin besin zehirlenmesi, turist ishali, kolera, tifo, sarılık, sıtma, sarı humma, zatürree gibi hastalıklara yakalanmaları söz konusu… Bu hastalıkların gelişmesinde seyahat şekli, bölgenin mikrobik yapısı ve tabiat şartları önemli rol oynuyor. Alman Hastanesi Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Cengiz Uzun, tatile çıkacak olanlara seyahat hastalıkları ve alınabilecek tedbirler konusunda önerilerde bulunarak şu bilgileri verdi.

“Bir çok kişinin ortak kullanım alanı olan yüzme havuzları en çabuk kirlenebilen alanlardır. Birçok bakteri, virüs ve parazit bu kirliliği doğurur. Suya karışan pek çok mikrop, suyun yutulması ile kişilerde ishal tablosu oluşturur.

Ayrıca havuzlardaki klor, kimyasal konjonktivit dediğimiz göz enfeksiyonuna sebep olur. Ayrıca durgun ve kirli sularda, yüzeyi köpüklü ve yeşil görünümde olan denizde yüzülmemesi gerekmektedir. Suya atlarken burun tutulmalı veya tıkaç kullanılmalı. Havuz ve deniz suyu yutulmamalı. Ciltte sıyrık ve kesik alanları varsa, yüzme sonrasında temiz su ve sabunla yıkanmalı. Kulak enfeksiyonlarını önlemek için kulak tıpaları takılmalı. Göz enfeksiyonlarını önlemede su altı gözlüğü veya maskeleri kullanılmalı. Lağım karışan alanlara yakın bölgelerde ve şiddetli yağmurlar sonrasında yüzülmemeli. Gelişebilecek ishal, solunum sistemi, cilt, kulak ve göz enfeksiyonlarının tedavileri konunun ilgili uzmanlarına danışılarak yapılmalı.”

Lejyoner hastalığına dikkat!

Tatilde karşımıza çıkabilecek bir diğer hastalık ise ‘Lejyoner Hastalığı’dır. Bu hastalık ‘Legionella pneumophila’ adlı bakterinin yol açtığı bir akciğer enfeksiyonudur. Bu bakteri göller, nehirler ve akarsular gibi yüzey sularında, termal su banyoları ve çamurların normal florasında bulunur. Tabiattaki ortamlardan şehir şebeke suyuna karışabilir. Bu sebeple binaların su tanklarında, air-condition sistemi soğutma kulelerinde, duş başlığı ve musluklarda çöken kireç tabakalarına yerleşebilir. Sudaki bu bakterilerin solunum sistemiyle akciğerlere ulaşması sonucunda enfeksiyon gelişir.

Bu hastalığın belirtileri, bakteri alındıktan 2-10 gün sonra ortaya çıkar ve ani başlar. Öncelikle halsizlik, yorgunluk ile başlayan şikayetlere ateş, öksürük, göğüs ağrısı ve nefes darlığı eklenir. Genelde başlangıçta balgam çıkışı olmaz. Bulantı, kusma karın ağrısı ve yaygın kas eklem ağrıları olur. Bazı hastalarda dalgınlık, huzursuzluk, bilinç bulanıklığı ve koma ile seyredebilir.

Kirlenmiş sularda Hepatit A riski

Tatilde bir diğer dikkat edilecek risk ise Hepatit A enfeksiyonudur.

Hepatit A, insan dışkısı, lağım suları ile kirlenmiş (Kontamine olmuş) suların içilmesi ve bu sularla yıkanmış yiyeceklerin tüketilmesi ile bulaşır. Hastalığı aktif olarak geçiren fertlerde kısa süreli kanda bulunduğu bir dönem vardır. O dönemde hastadan sağlıklı kişilere kan transfüzyonu yapılırsa bulaşabilir.

Klinik belirti ve bulgularla seyreden akut Hepatit A enfeksiyonunda sıklıkla halsizlik, yorgunluk, iştahsızlık, ateş, bulantı, kusma, karın ağrısı, sarılık, koyu renkli idrar, baş ağrısı, açık renkli dışkı, ishal, kas-eklem ağrıları ve üst solunum yolu enfeksiyonu bulguları (öksürük, nezle görülür. Tabiatta özellikle insan ve hayvan dışkılarıyla kirlenmiş sularda yaşayan, ishale sebep olan mikroplar da bulunmaktadır. Bunlar, kanalizasyon karışan durgun sular, ilaçlanmamış içme ve kullanma sularında uzun süre canlı kalarak çoğalabilirler. Bu mikroplu suların içilmesi ve bu sularla yıkanmış meyve ve sebzelerin tüketilmesiyle kişi mikrobu alır. İshal olan kişiler de dışkılarıyla çevreye bulaştırırlar.

İshale karşı nasıl mücadele edilmeli?

İshale bağlı gelişen sıvı ve tuz kaybı oldukça önem taşımaktadır. Bu sebeple, bu kaybın derecesi belirlenip, az oranda ise ağız yoluyla, şiddetli oranda ise damardan yerine konması gerekir. Ev ortamında da hazırlanabilen; 5 su bardağı kaynatılmış soğutulmuş suya 2 çorba kaşığı şeker, 1 çay kaşığı sofra tuzu ve 1 çay kaşığı karbonat konarak karıştırılır. Her ishal sonrası mutlaka olmak üzere hastaya içebildiği kadar sık aralarla içirilir.

Tatilde beslenme

Yolculuklar sırasında sulu ve hafif gıdalar tercih edilmesi gerekmektedir. Diyabetiklerin düşük kan şekerine karşı yanlarında kurutulmuş meyveler veya kurabiye gibi yiyecekler bulundurmaları önerilir. Dondurma gibi süt ürünleri (muhtemel uygunsuz pastörizasyon ve soğutma işlemleri yüzünden), sokak satıcılarında satılan yiyecekler, marul, domates gibi taze sebze ve meyveler kullanılmamalıdır. Kimyasallardan etkilenmiş sebzelerin kullanımı sakıncalı olduğundan, kistlerin ve patojenik bakterilerin ortadan kaldırılması için kaynatılması uygun olur. Meyveler soymadan yenmemeli. Et ve balık iyi pişirilmeli ve sıcakken tüketilmelidir.

Yaz ishalleri mikroplu suların içilmesi veya bu sularla yıkanmış meyve ve sebzelerin yenilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Yaz aylarında su tüketiminin artması nedeniyle kişilerin hijyene daha fazla dikkat etmesi gerekiyor.

Yaz aylarıyla birlikte tabiattaki sıcaklık artışı, canlıların ve dolayısıyla da insanların daha fazla su tüketmesine neden oluyor. Ancak bu tüketimin beklenmeyen bir sonucu olan yaz ishalleri mikroplu suların içilmesi veya bu su ile yakınmış yiyeceklerin tüketilmesiyle kendini gösteriyor.

En önemli belirti, dışkılama sayısının artması ve dışkı vasfının değişmesidir. Dışkı miktarı ve su içeriği, ince bağırsaklarda hastalık yapan parazit ve bakterilerin ishallerinde fazladır, kalın bağırsakta hastalık yapanlarınkinde ise azdır; ayrıca bunlarda dışkılama sayısı diğerlerine oranla daha fazladır. Su gibi tariflenen ishallerin çoğunluğu paraziter nedenlidir.

Seyahatlerde bu hastalıklar sık görülüyor:

Yapılan araştırmalara göre seyahatlerde en sık rastlanılan sorunlar şunlar:
-turist ishali,
-gıda zehirlenmeleri
-sarılık
-jet lag,
-taşıt tutmaları
-baş dönmesi,
-ayak şişmeleri
-varis
-derin ven trombozları

Seyahatlerde görülen mikrobik hastalıklar:

-menenjit
-kolera
-Lejyoner hastalığı
-tifo
-HIV
-B tipi sarılık
-kuduz
-A tipi sarılık
-zatürree
-sıtma
-bağırsak iltihabı
-turist ishali

Seyahatte yanınızda olması gerekenler

-Uzun kollu gömlek, uzun pantolon ve şapka
-Haşerelere karşı aerosol sprey
-İshal ilacı
-Portatif su filtreleri ve iyot tabletleri (özellikle açık alan veya kampa gidiyorsanız)
-Güneş kremi ve güneş gözlüğü
-Reçeteli tüm ilaçlarınız ve reçeteleriniz

Yolculukta neler yapılmalı?

-Bol su için
-Alkol ve kafeinli içeceklerden uzak durun
-Bol, terletmeyen ve rahat giysiler giyin
-Kısa aralıklarla uyumaya çalışın
-Oturduğunuz yerde basit bacak ve ayak egzersizleri yapın, dar ayakkabı ve çorap giymeyin
-Saat başı yolculuk ettiğiniz taşıtın koridorunda kısa yürüyüşler yapın,
-Mümkünse yolcuktan hemen önce doktorunuza danışarak bir Aspirin alın.
gerçekgündem

  • Comments Off

Ergenlik çağında kronik baş ağrısı çeken birçok çocuk için yeni bir umut doğdu!

Çocuklarda görülen baş ağrısı ile ilgili yeni bir umut doğdu.
Ergenlik çağında kronik baş ağrısı çeken birçok çocuk için yeni bir umut doğdu. Yeni yapılan bir araştırmaya göre, bu çocukların yaklaşık yüzde 88′inin ağrısı 20′li yaşlara gelmeden iyileşiyor.

Nöroloji dergisinde yayınlanan çalışmaya göre, geriye kalan yüzde 12′lik dilimdeki çocukların ağrısı ise yetişkinliklerinde de devam ediyor. Yetişkinlerin yüzde 4 ‘ünde ve ortaokul çağındaki çocukların yüzde 1 ile 2’sinde kronik baş ağrısı görüldüğü belirtilen araştırmada, ağrının kronik olması için, 3 aydan daha uzun bir süre her ay 15 günden daha fazla başağrısı görülmesi gerekiyor. Genellikle, bu baş ağrıları günde 4 saatten daha uzun sürüyor ve hayatı hatırı sayılır derecede etkiliyor.

Yaşları 12-14 arasında değişen Tayvanlı 122 gencin katıldığı yeni bir araştırma, katılımcıların tümünde günlük kronik başağrıları olduğunu gösterdi. Ağrının üçte ikisini gerilim tipi baş ağrıları oluştururken, kalan üçte birlik kısım ise kronik migrenden kaynaklanıyor.

8 yıllık takipte, katılımcıların 103′ü araştırmayı tamamladı. Bunlardan 26’sı erkekti, çalışmanın sonunda yaş ortalaması 21,6′ya ulaştı. 8 yıl süren çalışmanın sonunda, katılımcıların, sadece yüzde 12’sinin kronik başağrısı devam ediyordu. Bu kişilerin de yüzde 83′ünün sorunu migrendi.

Araştırmacılar, katılımcıların çoğunda başağrısının durmasının kesin nedeninin, gözleme dayalı bu çalışmada anlaşılmadığını belirterek, çocuklarda görülen günlük kronik baş ağrısının ergenlik çağının doğası olduğuna inandıklarını kaydettiler.

Eğer çocuğunuzda da günlük baş ağrıları varsa, bunun için bir günlük tutmasını ve nelerin bu ağrıyı tetiklediğine dikkat ederek bunları deftere kaydetmesini isteyebilirsiniz. Böylece doktora da yardımcı olursunuz. Reçetesiz ilaç kullanımında dikkatli olunmasını gerektiğini söyleyen uzmanlar, bu ilaçların bazen ağrıyı bazen azaltabileceğini fakat uzun süreli kullanımda geri tepen baş ağrısına neden olabileceğini ifade ettiler. İlaçlar işe yaramadığında ise, masaj, akupunktur ya da biofeedback (Kişiye kalp hızı, kan basıncı, deri sıcaklığı ve kas gerginliği gibi otonom reaksiyonları nasıl kontrol edeceğini öğreten davranış eğitimi programı) gibi alternatif tedaviler yardımcı olabilir.

Zaman

  • Comments Off

Yediklerimiz bizi kolaylıkla öldürebilir!

‘Bütünsel Beslenme Uzmanı’ Karen Hill sağlıklı beslenmenin tüyolarını verdi.

Latince bir cümle var, Angelina Jolie’nin de tam karnında dövme olarak yer almakta ‘Quid me nutrit me destruit-Beni besleyen şey aynı zamanda yok edendir’; işte bu cümleden meseleye giriyoruz… Spor sevenler-sevmeyenler, diyet yapanlar-yapmayanlar; yakında İstanbul’un en gözde spor kulüplerinden biri olan MAC’te ders vermeye başlayacak olan Türk asıllı Amerikalı ‘Bütünsel Beslenme Uzmanı’ Karen Hill’le baş başasınız…

Beslenme uzmanlığına nasıl başladınız?

Yüzücüydüm ve 18 yaşında Amerika’ya okumaya gittim. Üniversitenin ilk 2 senesinde 20 kilo aldım. Hem sporu bıraktım ve hem de önceden hiç yemediğim yiyeceklerle tanıştım; hazır, çok yağlı ve besin değeri olmayan yiyecekler ve içeceklerle! Her diyeti denedim ve hiç başarıya ulaşamadım. Bu da beslenme üzerine araştırmaya başlamama sebep oldu. Araştırdıkça daha da ilgimi çekmeye başladı ve politikanın yanı sıra ikinci bir dal olarak, 2 sene beslenme okudum. Hayat beni bu yöne doğru yönlendirdi. Ve şu anda diyebilirim ki, ‘mesleğime aşığım’.

Bu sırada hem işinize hem de eşinize aşık oldunuz galiba?

Eşim Tony ile 1997′de tanışıp, 1 ay sonrasında evlendik. Tanıştığımızda kendisi başkomiser idi, hem de fitness işi ile ilgileniyordu. Evlendiğimizden itibaren yani 12 yıldır kuvvetli bir ekip olarak hem spor hem beslenme işi ile ilgileniyoruz.

Sağlıklı beslenmek aç kalmak mıdır?

Kesinlikle hayır. Aç kalmak bütün vücudun sistemini bozar ve vücudu kıtlık moduna sokar. Bu da metabolizmayı yavaşlatır ve yağ depolamaya başlar. Sağlıklı beslenmek, vücuda yüksek besin değeri olan hammaddeyi verebilmek ve vücudun direncini her zaman kuvvetli tutmaktır.

Her zayıf insan güzel midir?

Her zayıf insan güzel değildir ve her zayıf insan sağlıklı değildir. Kilo olarak çok zayıf olan fakat yağlı insanlar gördüm. Çok zayıf olup da her tarafı yumuşak veya sarkan genç insan da çok gördüm. Sağlıklı ve güzel bir vücut sıkı, kuvvetli, bütün gün enerjik olan ve kolay kolay hastalanmayan bir vücuttur. Ve bu vücut her yaşta yakalanabilir.

Yediğimiz şey bizi gerçekten öldürür mü ya da yediklerimiz bizim kişiliğimizi tanımlayabilir mi?

Yediğiniz her şey bir şekilde vücut tarafından kullanılacaktır. İyi veya kötü olarak. ‘Ne yersen osun’, sözü hiçbir abartı taşımamaktadır. Çok basit bir örnek verelim: Basit karbonhidrat ve şeker yenince vücutta ne olur? Vücuda yağ depolama sinyali verir, trigliseritleri artırır, bağışıklık sistemini bastırır, büyüme hormonunu azaltır, besin alerjilerine yol açar, kanser hücrelerini besler ve çeşitli kanserlere sebebiyet verir. Demek ki yediklerimiz bizi çok kolaylıkla öldürebilir.

Korkunç bu, yaşamak için yerken kendimizi öldürebiliyoruz demek. Neden bazı yiyeceklere karşı gelemiyor ve sağlıksız olduklarını bile bile yiyoruz?

Yoğun kalorili ve sağlıksız yiyecekleri yemeyi önlemek için bizim besin yoğunluğu olan yiyecekler yememiz gerekiyor. Kalori yoğunluğu olan fakat besinlerden yoksun yiyecekler bizi hep aç bırakacaktır. Vücut her zaman besine ihtiyaç duyar. Bu besinler vitamin, mineral, lif ve fitokimyasallardır.

TÜRKLER SUSUZ YAŞIYOR!

Amerika ve Türkiye’yi karşılaştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz, biz daha mı kötü besleniyoruz?

Kesinlikle hayır! Ama o yolda ilerliyoruz. İstatistiklere göre Amerika’da şu an 58 milyon kilolu, 40 milyon obez, 3 milyon yüksek derecede obez bulunuyor ve 1990′a göre şeker hastalarında yüzde 76 artma görülmüş. Türkler hala taze meyve, sebze alışkanlıklarını, aile kavramını, yemek pişirmek alışkanlığımızı korumuş bir kültüre sahip. Bunlar çok değerli kavramlar. Yalnızca gördüğüm çok önemli bir eksiklik var Türkiye’de, su içilmiyor. İnsanlar resmen susuz yaşıyorlar! İnsan vücudunun yüzde 75′i sudan oluşur, beynin yüzde 85′i sudur.

Susuzluk nelere yol açar?

Romatizmal hastalıklar, kas ağrıları, baş ağrısı, yüksek tansiyon, astım, alerjiler, asitli reflü, kronik yorgunluk sendromu…

Kötü beslenmek nelere yol açar ve tam tersi sağlıklı beslenerek neleri değiştirebiliriz?

Kötü beslenmek, arabaya kirli benzin koymaya benzer. Araba bir müddet hiç zorlanmadan gider ama bir gün motor tıklamaya başlar ve sonunda tamamıyla bozulur. Vücudumuz da aynıdır. Biz maalesef arabamıza vücudumuzdan daha iyi bakıyoruz.

Benim için sadece kalori yığını değilsiniz

Nasıl bir program uyguluyorsunuz, sağlıklı beslenmeye alışmak çok zor mudur?

Programımın felsefesi şu: Diyet yerine alışanlık. İyi beslenme alışkanlıkları kolay edinilmeyebilir ancak bunlar edinildikten sonra kolay kolay yitirilmez. Önce metabolizma testi yapılarak, bazal metabolizmayı okuyoruz. Ne pahasına olursa olsun kaslarınızı muhafaza ediyoruz. Hiçbir zaman aç kalmıyoruz. Doğadan gelen yiyeceklerle ve temiz gıdalarla besleniyoruz. Naturel bir detoks da uygulanabiliyor.

Siz M.A.C’ta neler yapacaksınız?

Amacım ve planım her yerde her zaman aynı. Birer birer bana gelen insanları iyileştirmek, vücut direncini en kuvvetli hale getirmek ve onlara çok kaliteli bir hayat şansı sunmak. Vücut sağlığa kavuştukça fazla kilolar da otomatik olarak gider. Kilolu bir vücut, hasta bir vücuttur! Çok yakında beslenme uzmanlığımı Türkiye’de başlatacağım. Aynı zamanda spor ve grup ders hocası olduğum için derslere de başlayacağım. Şunu eklemek istiyorum; ben diyetisyen değilim. Amerika’da ‘holistic nutritionist’ dedikleri işi yapıyorum. Türkçe’ye tam çevrildiğinde ‘bütünsel beslenme uzmanı’ anlamını taşıyor. Size bir bütün olarak yaklaşıp, program uyguluyorum. Size baktığımda sadece kalori oranı görmüyorum yani.

Kanser hücrelerinin en sevdiği besin: Şeker

Beslenme disiplini kazanmak zor mu?

Yine evet ve hayır diyeceğim. İlk 2 hafta en zor zamanlardır. Etkilerini ve sonuçlarını gördükten sonra motivasyon yükseliyor ve disiplin güçleniyor. Genelde yeni bir alışkanlığı kazanmak veya eski bir alışkanlığı bırakmak 3 ila 4 hafta gerektiriyor.

Hiç şeker yemeyen biri şeker yiyen birinden hangi yönleriyle farklıdır?

Şeker bağımlılık yapan bir maddedir. Bütün vücudu bozar. Şeker, kanser hücrelerinin en sevdiği besindir. Bu alışkanlıktan kurtulmak istiyorsanız şeker yemeyeceksiniz ama vücudu da gerekli besinlerle güzel bir şekilde beslemeniz gerekiyor. Eğer vücutta besin eksiklikleri olursa, bütün gün bir şey yemezseniz, vücut eksikliklerini başka şekilde tamamlar.

Yemekle duygusal boşluk doldurulabilir mi?

Maalesef kilo alanların en büyük problemidir duygusal yemek yeme alışkanlığı. Mutlu olunca yiyoruz, depresyonda yiyoruz… Yalnızca gerçek bir sebebi var yemek yemenin; o da yaşamak, daha önemlisi sağlıklı ve uzun yaşamak.

Herkes fit olmak ister ama bir salona üye olamayanlar evde ne yapabilir?

En güzel ve en etkili ekipman kendi vücudumuz ve vücut ağırlığımız. Her evde veya apartmanda birkaç kat merdiven vardır. 15 dakika merdiven inip çıkmanız hem kasları çalıştırır hem de kardiyo yaptırır.

Akşam / Cumartesi

  • Comments Off

Aşırı sıcaklar felç riskini arttırıyor!

Aşırı sıcakların felç riskini artırdığı, tansiyon yükselmelerine bağlı olarak gelişen beyin kanamalarının ölüme varan sonuçlara yol açabileceği belirtildi.

Denizli Devlet Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ömür Atacan Atasoy, aşırı sıcaklara karşı dikkatli olunması gerektiğini söyledi. Sıcakların özellikle nörolojik hastalıklarda belirgin bir artışa yol açtığını kaydeden Atasoy, acil servis ve polikliniklere baş ağrısı ve baş dönmesi şikayetleri ile başvuru yapanların sayısının arttığını belirtti. Sıcakların, tansiyon yükselmesine bağlı olarak beyin kanaması riskinin yanı sıra felç gibi damar tıkayıcı hastalıkların gelişme riskini de artırdığını belirten Uz. Dr. Atasoy, “Yaşlı insanlar, vücut direncinin düşük olması nedeniyle bu tür olaylardan daha çabuk etkilenebilmektedirler. Küçük çocuklar da organ gelişimini yeteri kadar tamamlayamadıkları için sıcaktan en çok etkilenenler arasında yer almaktadır” diye konuştu. Sıcakların iç organları ve beyni olumsuz etkilediğini ifade eden Atasoy, şunları söyledi:

“Sıcak çarpması ile vücut ısısı 40 dereceye çıktığında, iç organlar ve beyin ısısı 50 dereceyi bulur. Vücut ısısının artmasıyla birlikte hücre içi ısısı yükselecek olursa, proteinler geri dönüşümsüz olarak çökmeye başlar. Bu durum kalıcı beyin ve organ hasarları meydana getirebileceği gibi, ölüme varan sonuçlara yol açabilir.”

stargazete.com

  • Comments Off

Migrenin sırrı çözüldü!

Posted on Haziran 25th, 2009 in Sağlık, Sağlık Haberleri, astım, ağrı, baş ağrısı, migren, yüksek tansiyon by admin

Türk araştırmacılar, toplumda yüzde 20 oranında görülen migren hastalığına büyük oranda neden olan bir faktörü ilk kez tanımladı.
Araştırmacılar, yeryüzünde rüzgarla yer değiştiren sahra çölü tozlarının migrene neden olduğunu ve hastalığı tetiklediğini laboratuvar ortamındaki deneylerle kanıtladı.

ABD’deki Harvard Üniversitesi’nde baş ağrıları üzerine araştırmalarıyla tanınan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Nöropsikiyatri Merkez Müdürü Prof. Dr Hayrunnisa Bolay ve Hacettepe Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Saydam’ın ortak çalışmasında, rüzgarla taşınan ve atmosferde su ve güneşle değişime uğrayan sahra çölü tozlarının migrene neden olduğunu ve bunların belli dönemlerde hastalığı tetiklediği ortaya çıktı.

Bu tozlardan verilen deney hayvanlarının beyinlerinin ağrı merkezinin aktif hale geçtiğini keşfeden araştırmacılar, bunların alerji, astım gibi hastalıkları da tetiklediğini öngörüyor.

AA muhabirine bilgi veren Prof. Dr. Bolay, bahar dönemlerinde lodosun artmasıyla birlikte baş ağrısı, yüksek tansiyon, astım ve halsizlik gibi yakınmalarda artış gözlendiğini anlattı.

Bolay, migrenin toplumda görülme sıklığının yüzde 20 oranında olduğunu, hastalığı tetikleyen nedenlerin ve mekanizmaların yalnızca bir kısmının tanımlanabildiğini, bu eksikliğin de yeni mekanizma ve ilaç arayışlarına gereksinimi arttırdığını ifade etti.

-”TOZLAR ATMOSFERDE DEĞİŞİME UĞRUYOR”-

Literatürde de ani hava değişimlerinin baş ağrılarını arttırdığına dair yayınların bulunduğunu kaydeden Prof. Dr. Bolay, Prof. Dr. Saydam’la birlikte yaklaşık 4 yıl önce başlattıkları çalışmalarda sahra tozunun arttığı dönemlerle baş ağrılarının ilişkisinin olup olmadığını araştırmaya başladıklarını dile getirdi.

Dünya ülkelerinin çeşitli çöl kaynaklarının tozlarından etkilendiğini, Türkiye’yi en çok etkileyen tozların da Afrika’daki Sahra Çölü’nden kalkan tozlar olduğunu dile getiren Bolay, şunları kaydetti:

”Bu tozlar, atmosferde bulutlarla Avrupa ve Amerika gibi başka kıtalara da hareket ediyor. Bu sırada güneş ışığının ve bulutun içindeki suyun da etkisiyle tozla birlikte virüs ve bakteri gibi mikroorganizmalar üremeye başlıyor. Ardından bunlar hızla çoğalıyor ve mikroorganizmaların yanında bazı aminoasitler ve demir gibi moleküller ortaya çıkıyor. Bu tozları Türkiye’ye taşıyan ise lodos rüzgarı.”

-TOZ VERİLEN HAYVANLARDA BAŞ AĞRISI-

Sahra çölü tozlarının ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde artış gösterdiğini vurgulayan Bolay, çalışmayla ilgili şu bilgileri verdi:

”Laboratuvarda atmosferik hava koşullarını taklit edecek bir ortam oluşturduk. Deney hayvanlarının bir kısmına bu tozlardan verirken, bir kısmına vermeyerek testlerimize başladık. Tozları su ve güneş ışığını taklit edecek enerjiye maruz bıraktık. Bunları, yaklaşık 24 saat sonra deney hayvanlarının soludukları havanın içine katkı olarak verdik.

İki saatin ardından temiz havada bulunan hayvanlara göre bu ortamı soluyan hayvanların beyinlerindeki ağrı merkezlerinin aktive olduğunu gösterdik. Bunu beyin dokularını özel metotlarla inceleyerek gördük.”

-”TOZUN İÇİNDEKİ ORGANİZMALAR ETKİLİ”-

Sahra tozlarının ağrıyı tetiklediğini gösteren bu bulguların bir sonuç çıkarmak için yeterli olmadığını bu nedenle de ikinci aşama deney çalışmalarına başladıklarını aktaran Bolay, ”Çünkü tozun kendisi de ağrıya yol açıyor olabilirdi. İkinci deneyde de tozlara radyasyon vererek içindeki bütün canlıların ölmesini sağladık. Böylece tozun içinde virüs, bakteri gibi mikroorganizmalar kalmadı. Bunlar öldükten sonra aynı tozu tekrar aldık ve yine hayvanların soluduğu havanın içine verdik” bilgisini verdi.

Deney hayvanlarına tozu mikroorganizmalardan arındırarak verdiklerinde tozlu olmayan ortamdan farklı bir reaksiyona rastlamadıklarını bildiren Bolay, ”Bu da etkinin tozun kendisinden değil, birlikte taşıdığı mikroorganizmalardan geldiğini kanıtlıyor” dedi.

”Filtreleme” yöntemi kullanarak yaptıkları bir başka deneylerinde ise 450 nanometrenin altındaki partiküllerin migren ve baş ağrısını tetikleyebildiğine dair bazı ön bilgiler topladıklarını aktaran Bolay, ”Bu boyut ise şu an bildiğimiz bakterilere göre çok küçük bir boyut. Bu nedenle de etkinin mikroorganizmaların kendisinden değil ama onlarla birlikte taşınan bazı ürünlerden kaynaklanabileceğini ortaya koyduk” diye konuştu.

-”DÜNYADAKİ İLK ÇALIŞMA…”-

Bolay, ”Bu etkileri dünyada ilk kez biz bu çalışmayla gösteriyoruz” diyerek, çalışmanın atmosferde bugüne kadar bilinmeyen bir faktörün etkisini ortaya koyması bakımından önemli olduğunu vurguladı.

Sahra tozunun yalnızca migren ya da diğer gruptaki baş ağrılarını tetiklemediğini, aynı zamanda astım, alerji ve yüksek tansiyon gibi diğer hastalıkları da tetiklediğine dair öngörüleri bulunduğunu dile getiren Bolay, ”Bu çalışmadan çıkacak sonuçlar çok fazla. Bulunması ve araştırılması gereken cevaplar çok. Bu nedenle çalışmaya destek bekliyoruz” dedi.

Bolay, yapılacak çalışmalarla ilgili olarak vücutta hangi yollarla ağrıyı tetiklediğinin bilinmediğini, Harvard Üniversitesinde yaptığı çalışmalarda gösterdikleri nitrogliserinin etkisine benzer bir etki olabileceğini vurguladı ve bu mekanizmaların aydınlatılması ile hastaların hava durumuna göre önceden haberdar edilerek ilaç kullanabileceklerini bildirdi.

Bolay, ”Örneğin ‘iki gün sonra toz gelecek veya Mart ayı süresince toz taşınıyor o nedenle o ay için şu ilacın kullanılması gerekecek” şeklinde mevsimsel tedavilere gidilebileceğini ifade etti.

”Bu çalışma hastalıklara ve tedavi şekillerine bakışımızda yeni bir ufuk açıyor” diyen Bolay, çalışmanın uluslararası dergilerden ”Sefalalji” isimli dergide yayımlandığını ve çalışmanın sonuçlarının Dr. Hacer Doğanay tarafından tez haline getirildiğini anlattı.

-ÇÖL TOZLARININ HAREKETLERİ”-

Prof. Dr. Cemal Saydam ise çöl tozlarının dünya üzerindeki hareketleri üzerine 15 yıldır çalıştığını, 1994′de Türkiye’de ilk uydu alıcı istasyonunun kurulmasıyla bu tozların hareketinin anında görülmeye başlanmasıyla konunun üzerine daha çok gittiğini anlattı.

Sahra tozlarıyla sağlığın ilişkisini kurmasında eşinin migren ve alerji rahatsızlıklarının etkisinin olduğunu dile getiren Saydam, eşinin Mersin’de belli dönemlerde artış gösteren rahatsızlıklarının çöl tozlarının artış gösterdiği döneme denk geldiğini ifade etti.

Kurduğu internet sitesinden tozların arttığı dönemde ağrıların arttığını gösteren mailler aldığına işaret eden Saydam, daha sonra Gazi Üniversitesi ile çalışmalara başladıklarını kaydetti.

-”KUSURA BAKMAYIN AMA BİZ BULDUK”-

Çalışmanın, Türkiye’deki çeşitli çevrelerce başka bir ülkede daha önce yapılmadığından, ”bilimsel” olarak nitelendirilmediğini aktaran Saydam, ”Biz de onlara ‘Bu dünyada ilk çalışma. Kusura bakmayın ama bunu biz bulduk’ diyoruz” diye konuştu.

Saydam, sahra tozlarının yoğunluğunda Türkiye’de en fazla risk altında olan bölgenin Akdeniz olmasına rağmen, Türkiye’nin hemen hemen her noktasının lodosa maruz kaldığından risk altında olabileceğini söyledi.

Bu tozları kullanarak yağmurun da yağdırılabileceği üzerine çalışmalarının da bulunduğunu anımsatan Saydam, bu çalışmaların üzerine gidilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Samanyoluhaber.com

  • Comments Off

Serinlemek isterken hasta olmayın!

Yanlış kullanıldığı takdirde klimalar çok ciddi rahatsızlıklara neden olabiliyor.

Sıcak havalarda konforlu olabilmek ve verimli çalışabilmek için kullanılan klimalar aynı zamanda sağlığımız açısından ciddi sorunlara da neden olabilmektedir. Klima yoluyla bulaşan en önemli hastalık klima hastalığı olarak ta adlandırılan lejyoner hastalığıdır. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Hakan Solak yanlış klima kullanımının neden olduğu hastalıklar hakkında bilgi verdi. 
Lejyoner Hastalığı ilk olarak 1976 yılında Pensilvanya Lejyonerlerinin yaptığı bir toplantıda bulunan kişilerde görülmüş ve toplantı salonundaki havalandırma sisteminden kaynaklandığı tespit edilmiştir. Lejyoner hastalığı, Legionelle Pneumophilia adlı bir bakterinin sebep olduğu bir zatürredir.

Bu bakteri, klimaların filtre sistemlerinde, uygun nem ve ısıda çoğalıp buralardan ortam havasına dağılmaktadır. Salgınlar sıklıkla otel ve hastanelerde olmakla birlikte, tek tek vakalar olarak ta bildirilmiştir. İnsandan insana bulaştığı görülmemiştir. Akciğerlere girişi için saptanan en önemli yollar, solunum cihazları, havalandırma sistemleri ve hastanelerde solunum yollarına uygulanan birtakım işlemlerdir.
Dolayısıyla, klimatize büyük otel ve işyerlerinde çalışanlar, havalandırma işlerinde çalışan kişiler ve sağlık personeli riskli gruplardır. Bakteriyi alan kişinin vücut direncide hastalığın oluşmasında önem taşır, şeker hastaları, alkolikler, kemoterapi hastaları, kronik böbrek ve akciğer hastalığı olan kişilerde oluşumu daha yüksek oranlardadır. En yaygın kolaylaştırıcı faktör sigara içilmesidir.
Bu hastalarda tipik zatürreden farklı olarak, akciğere ait şikayetler ön planda değildir. Yaygın kas ve eklem ağrıları, baş ağrısı, halsizlik, huzursuzluk ve ateş ön plandadır. Bunun yanı sıra başlangıçta kuru öksürük hastaların önemli kısmında görülür, bulantı kusma, ishal gibi sindirim sistemi bulguları da yaygındır, bunlara ek olarak ajitasyon, konsantrasyon bozukluğu ve hatta koma bile görülebilir.
Hastalığın teşhisinde birtakım serolojik laboratuar bulguları yardımcı olabilir. Tedavisi uygun doz ve süre ile uygulanacak antibiyotiklerle yapılır.

Klimaları yoğun olarak kullandığımız şu günlerde, yukarda bahsedilen bulguları basit bir gribal enfeksiyon olarak değerlendirmeyip bunun klimaya bağı bir zatürre olabileceğini akılda bulundurup tetkikler için uzman bir doktora başvurmakta fayda vardır.

Klimalardan bu hastalık dışında, özellikle iyi temizlenmeyen klimalarda  üreyebilecek olan küf mantarlarının  alerjik rinit ve alerjik astıma sebep olabileceği de unutulmamalıdır.

Araçlardaki klimaların da doğru kullanılmaması sonucunda da sinüzit, kulak iltihapları ve yüz felci gibi sorunlara neden olabilmektedir. Bu yüzden araçlarda klima kullanırken havanın direkt yüze ve göğse değil ön cama doğru yönlendirilmesi bu sorunların oluşmasını engelleyecektir. 

habertürk

 

 

 

 

 

 

 

Çağımızın sorunu: Migren!

Toplumda en sık görülen ve şikayet edilen hastalıklardan biridir migren. Şiddetli baş ağrıları ve beraberinde gelişen olumsuz etkiler, atak boyunca yaşam kalitenizi düşürür ve sizi sıkıntıya sokar. Uzmanlara göre migren aynı zamanda toplumsal bir sorun, çünkü kişinin iş yaşamını olumsuz etkiliyor ve verimi de düşürüyor. Yediğiniz gıdalara dikkat ederek ve hayatınızdan stresi uzaklaştırarak, migren ataklarını aza indirebilirsiniz.Günümüzün en sık şikayet edilen sağlık sorunlarındandır baş ağrıları. Hayatımıza yoğun oranda stresin girmesiyle birlikte, baş ağrıları da çeşitlenmeye ve sıklaşmaya başladı. Bir baş ağrısı tipi olan migren hastalığı da şiddetini günden güne arttırıyor. Dr. Ali Boyacıyan konu hakkında: “Migren toplumda görülen en sık baş ağrısı türlerinden biri. Değişik çalışmalarda farklı rakamlar çıkmasına rağmen yaklaşık olarak toplumda yüzde 10–15 civarında kişide ortaya çıkabilmektedir. Migren, esas olarak beyinde hücresel düzeyde fonksiyonel bir bozukluktan kaynaklanır. Bu bozukluk belli bir süre devam ettikten sonra dönemini tamamlar ve iz bırakmadan düzelir. Migrenin süresi klasik olarak 3–72 saat civarında olmaktadır. Aslında beyinde hücresel düzeyde bir bozukluk başlar. Bu bozukluğun neticesinde beyin damarları ve beynin etrafını saran zarlar etkilenir. Bunun neticesinde de şiddetli zonklayıcı ağrılar ortaya çıkar. Çoğu zaman ağrının bir periyot halinde geliştiği bir hastalık olan migren, zaman zaman ağrı dışındaki belirtilerle de kendini gösterebilir.” diyor.

Migren genel olarak klinik planda auralı migren ve aurasız migren olarak ikiye ayrılır. Bunun dışında daha nadir görülen oftalmik migren, hemiplejik migren, komplike migren gibi türleri de vardır.

Migrenin belirtileri ve sebepleri nelerdir?

En önde gelen belirti, zonklayıcı baş ağrısıdır. Bu ağrılara genellikle bulantı ve kusma eşlik eder. Eş zamanlı olarak ses ve ışık hassasiyeti, koku hassasiyeti ve bu ana belirtilerle birlikte ikincil olarak gelişen otonomik bozukluk belirtileri gelişir. Eğer migreniniz varsa kriz esnasında veya öncesinde; uyku hali, açlık hissi, esneme, gaz birikimi, geğirme, baş dönmesi gibi belirtilerden de şikayetçi olmanız çok normaldir.

Migrenin temel olarak sebebi hala bilinmiyor, ancak sözü edilen peşi sıra bozuklukların birbirini tetiklediği biliniyor. Migrenin başlangıcı, hücresel düzeydeki mekanizmalarla olur. Bu düzeyde biriken bazı inflamatuar maddeler, başka reaksiyonları tetikler ve bunun sonucunda, beyin hücrelerinin ve bazen de kan damarlarının işlevleri bozulur. Bütün bunların akabinde de genellikle şiddetli baş ağrıları ortaya çıkar.

Migrene nasıl tanı konur?

Baş ağrısı, genel bir başlık olduğu için migren bunun alt gruplarından biridir. “Baş ağrısı” büyük başlığı altında, migren dışında da birçok hastalık vardır. Örneğin küme tipi baş ağrısı, dolaşım bozuklukları, beyin tümörleri, beyin kanamalarının yol açtığı ağrılar, “baş ağrısı” büyük başlığı altında irdelenebilecek hastalıklar arasında sıralanabilir.

Migrene tanı genellikle öykü özelliklerine dayanılarak konulur, çünkü atak sırasında yapılabilecek bazı özel laboratuar tetkikleri dışında, migren hastalığını ortaya çıkarabilecek bir tetkik henüz yoktur. Çoğu zaman diğer hastalıklar dışlanarak ya da belirtilerin üzerine giderek tanı koyulmaya çalışılır.

Migren, hastaların yaşamlarını nasıl etkiler?

Migren aslında önemli bir toplumsal sorundur. Migren hastalığının neden olduğu iş gücü ve üretim kaybı yüksek oranlardadır. Migren hastasının kendisi açısından da yoğun ağrılı bir dönem olduğu için sıkıntı verici bir durumdur. Üstüne diğer ek belirtiler de eklendiğinde, (mide bulantısı, kusma gibi) kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Çoğu zaman yatarak istirahat tedavisi migren hastasına iyi gelir.

Migren atakları, yukarıda anlatılan mekanizma ile ortaya çıkar. Auralı migrende, genel olarak 1 saat civarında süren öncül belirtiler olur ve sonrasında baş ağrısı gelişir. Aurasız migrende ise, genellikle öncül belirti ortaya çıkmaz ve baş ağrısı daha uzun sürer. Migren ataklarının sıklığı ve şiddeti hastadan hastaya büyük değişkenlik gösterebileceği gibi aynı kişide değişik dönemlerde sıklık ve şiddet değişkenlikleri de görülür. Hayat boyu ancak birkaç kez migren tipi ağrı çeken insanlar olduğu gibi, hemen her gün migren ağrısı ile yaşamak zorunda kalan kişiler de vardır.

Migren ağrısı sırasında, genellikle sessiz ve karanlık bir ortamda yatmayı tercih edersiniz. Atak döneminde olduğu için bu dönemi kırmakta kullanılan ilaç uygulamaları ağrınızın hafiflemesine ya da yok olmasına yardımcı olur.

Migren nasıl tedavi edilir?

Migren tedavisi asıl olarak iki başlıkla irdelenebilir.

Atak tedavisi: Şiddetli ağrı sırasında uygulanacak ilaçlar ve yardımcı yöntemlerdir.

Koruyucu tedavi: Ağrı olmaksızın uygulanan, ağrıyı önleyici ilaçlar ve yöntemlerdir.

Migren tedavisiyle ilgili olarak Dr. Bülent Kayhaoğlu ise: “Migren tedavisinde ilaçlar basta olmak üzere birçok yöntem de denemektedir. Genetik bir hastalık olduğu için kesin tedavisi yoktur, ancak tedavi yöntemleri ile hastalıktan dolayı düşen yasam kalitesi arttırılabilir. Öncelikle ağrınızın ataklarını tetikleyen etmenleri fark etmeniz ve bunlardan kaçınılabilir olanlardan kaçınmanız önemlidir.” diyor ve şöyle devam ediyor:

İlaç tedavisinde koruyucu olarak belli süreler (3–6 ay) ilaç kullanımı oldukça etkilidir, bu süreler sonunda ilaçların etkinliği bir süre daha devam eder.

Atak sırasında başlangıçta basit ağrı kesiciler bir süre işe yararken, sonra etkisizleşirler. Sık ağrı atağı olanlarla birlikte özellikle allodini (vücutta normalde ağrı oluşturmayan uyaranların ağrılı olmaması, örneğin saç tararken acıma) varlığında yeni geliştirilmiş Triptanların çok işe yaradığı bilinmektedir.

Adet dönemlerinde ortaya çıkan ağrı atakları için, adet öncesi ve sırasında kullanılan tedavi şemaları ile yaşam kalitenizi arttırabilirsiniz.

İlaç kullanmayı sevmiyorsanız ya da beklenen yararı göremediyseniz de bağımsız veya ilaçlarla birlikte yardımcı tıp yöntemleri deneyebilirsiniz. Bunlar akupunktur, yoga, EMDR olabilir.

Önemli olan; var olan ağrı ataklarının isminin doğru konması, iyi izlenmesi ile yaşamın değişik dönemlerinde ortaya çıkabilecek başka hastalıklar, ilaç kullanımlarıyla sorun yaratmayacak stratejilerin geliştirilmesidir. Migren, yalnızca bir baş ağrısı hastalığı değildir. Tek basına ya da diğer hastalık ve ilaçlarla daha ciddi hastalıklara zemin hazırlayabilir. Yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve iş gücü kayıplarının önüne geçilmesi, yine bu stratejilerin başka bir artı değeridir.

Hangi etkenler migrene neden olur?

• Genellikle oksijeni az olan yoğun bir ortamda bulunmanız ya da yoğun kokulu bir ortama maruz kalmanız migreninizi tetikleyebilir.

• Ayrıca vücudunuzu strese sokacak herhangi bir faktör de migren ağrınızın tetiklenmesine neden olur. Stresle tetiklenen migren ağrısı bazen de eğer uzun süreli bir stres yaşadıysanız, bu dönemi izleyen rahatlama döneminde de ortaya çıkabilir, mesela tatilde.

• Uyku miktarınızı hep sabit tutmanızda fayda vardır. Az veya fazla uyumak migreni tetikleyen bir etkendir.

• Ayrıca bazı yiyecekler (her hastada geçerli olmamakla birlikte; çikolata, beyaz peynir, kaşar peyniri, baharatlı yiyecekler, mezeler ve alkol) migren ağrılarını uyarabilir.

Migren en sık hangi yaşlarda görülür?

Dr. Kahyaoğlu: “Her yaşta başlayabilirse de en çok ergenlik ve ilk gençlik yaşlarında başlar. Ergenlik öncesi her iki cinste görülme sıklığı eşitken ergenlik sonrası menopoz dönemine kadar kadınlarda çok daha sıktır. Gebelik boyunca azalması, menopozdan sonra belirgin değişiklik göstermesi, doğum kontrol hapları ile şiddetlenmesi, migren ile kadın cinsiyet hormonları arasında sıkı bir ilişkinin varlığını düşündürür. Çocukluk cağında nedensiz şiddetli karın ağrıları, kusma atakları migren nedeniyledir.” diyor.

Migren, özellikle hormonal değişikliklerden sık etkilenir. Bu nedenle örneğin periyot dönemlerinizde şiddetli ağrıların ortaya çıkması normaldir. Bu açıdan başka bir destekleyici kanıt olarak da migren tipi ağrıların, genellikle hamilelik dönemlerinde azaldığı gözlenir.

 

anneyiz.biz

  • Comments Off

7 soruna 7 su formülü!

Tansiyon, baş ağrısı, soğuk algınlığı, regl sancısı… Hepsinin çözümü var.

Düşük tansiyon sorun olmayacak• Düşük tansiyon sorununun hakkından gelmek için kan dolaşımını hızlandırmak gerekiyor. İşte bunun için bir öneri:

 

• İki kovaya ihtiyacınız olacak. Birini 36-38 derece arasında suyla, diğerini ise mümkün olduğu kadar soğuk suyla doldurun. İkinci kovadaki su ne kadar soğuk olursa o kadar iyi unutmayın.

• Önce 5 dakika boyunca kollarınızı tamamen sıcak kovaya sokun. Sonra 10-20 saniye soğuk suya daldırın. Bütün bu işlemi baştan sona bir kez daha tekrarlayın. Suyu kollarınızdan akıtın ama kurulamayın. Şimdi olduğunuz yerde hafif koşu yapın. Tekrar ısınana kadar hareket etme

Sırt ağrıları için…

• Gerginlikler, duruş bozuklukları sırt ağrılarına sebep olabiliyor. İşte bundan kurtulmak için iyi bir öneri:

• Tek başınıza da yapabilirsiniz belki ama partnerinizden yardım istemek işinizi kolaylaştıracak. Küvetin içine koyacağınız bir tabureye dik biçimde oturun ve duşu açın. Suyu sırtınıza gelecek biçimde ayarlayın.

• Sıcaklık önceleri 33 derece olabilir. Sonra yavaş yavaş artırın. 42 dereceye kadar çıkabilirsiniz. Süre, 5-10 dakika olmalı. Cildinizdeki kan dolaşımı iyice hızlanmalı. Bunu derinizin pembeleşmiş görüntüsünden anlayabilirsiniz.

• Daha sonra kurulanın ve yarım saat yatakta dinlenin. Bacaklarınızın altına yastıktan bir yükselti koyarsanız daha da rahat edersiniz. Bunu her gün tekrarlayabilirsiniz.

Soğuk algınlığı başlangıcında…

• Sesiniz gitmiş, boğazınız batıyor, gözleriniz yaşarmaya başladı. Soğukalgınlığının ilk belirtileri… Hemen ayaklarınıza sıcak su banyosu yapmalısınız.

• Çünkü büyük ihtimalle üşütmek üzeresiniz. Sıcak su hem ayaklarınıza iyi gelecek hem de virüslerin vücudunuza yerleşmesini önleyecek.

• Kovayı 33 derece sıcaklıkta suyla doldurun. Bacaklarınızı dizlerinize kadar içine daldırın. 15-20 dakika boyunca 39 derecede, daha sonra 42 derecede tutun.

• Daha sonra kurulayın ve 15-30 dakika kadar yatakta dinlenin. Bu süreci soğukalgınlığı belirtileri kaybolana dek her akşam aksatmadan uygulayın.

Regl sancısı için…

• Regl sancılarında sıcak-nemli bir bezi direkt deriye temas ettirmek dokuya ve organlarınıza iyi gelecek. Çok kolay ve kullanışlı bir tarif veriyoruz sizlere. Sekiz kez katladığınız bir keten bezi kaynar suya koyun. Daha sonra üzerine bir havlu sarın ve sıkın.

• Bu işlemi dikkatlice yapın ve kontrol edin; deriniz yanmasın. Sonra bu havlu yumağını karnınıza koyun. Üzerine yün bir bezi iyice sarın. Böylece kalabildiğiniz sürece kalın. Bu işlem diğer karın kramplarına ve ağrılara da iyi gelecek.

Sinirliyseniz fena ama çözümsüz değil!

• Bütün gününüz inanılmaz stresli geçti. O halde hemen küveti sıcak suyla doldurup girin. Sinirlilik halini gidermenin en iyi yolu sıcak suyla dolu bir küvet! Böylece damarlarınız genişleyecek, kan akışınız yoluna girecek ve bedeniniz sakinleşecek.

• Suyun dinginleştirici etkisi beyninize de iyi gelecek. Küveti dörtte üç oranında sıcak suyla doldurun. En az 10, en çok 15 dakika küvette kalın. Suyun içine damlatacağınız birkaç damla lavanta esansı daha da iyi gevşemenizi sağlayacak. Şimdi yavaşça kalkın. Ilık suyla bir kez daha duş alın ve kurulanıp en az 20 dakika karanlık bir odada uzanın.

Baş ağrısı için…

• Ağrı kesiciler mutlaka işe yarar ama yüzünüze soğuk bir duş yapmak hem yan etkisiz hem de oldukça etkili.

• Soğuk su başınızdaki gerginliği alacak. Duş başlığını öyle bir ayarlayın ki, bolca su gelsin. Eğer olmuyorsa duşun kafasını çıkarın. Hortum kısmından daha çok su gelir böylece. Şimdi omzunuza bir havlu alın ve küvete eğilin.

• Soğuk suyu önce alnınızdan sonra yüzünüzün sol tarafından akıtın. Aşağı yukarı hareketlerle sağa ve sola doğru işlemi devam ettirin. Son olarak soğuk suyla yüzünüzde 3 kez dairesel hareket yapın. Bu işlem migrene de iyi geliyor.

Uyku bozukluğu için ıslak çorap terapisi

• Yün ve keten çoraplarla ıslak çorap terapisini mutlaka deneyin.

• Bunun için dizin bir karış altında biten bir çift keten çoraba ihtiyacınız olacak. Bir çift de yünlü çoraba. Önce ketenli çoraplarınızı soğuk suya daldırın. İyice sıkın ve sıcak ayaklarınızın üzerine giyin! Bunun üzerine yünlü çorabınızı geçirin. Bu ıslak çoraplarla mümkün olabildiğince kalın.

• Sıcak suyun içine girmek ve kendinizi tamamen suya bırakmak rahatlamanın en muhteşem yolu. Bu işlem ayrıca, regl öncesi yaşanan PMS sendromuna karşı da etkili.
gerçekgündem

 

  • Comments Off

İşte hayatın şifresi gıdalar…

Posted on Şubat 9th, 2009 in Sağlık Haberleri, baş ağrısı by admin

Zayıflamak, ömrü uzatmak ve cinsellik için bu gıdalara dikkat…

Sebze, meyve, tahıl ve kurubaklagiller gibi bitkisel gıdalarımızda doğal olarak bulunan fitokimyasallar (bitki kimyasalları) kilo kontrolü sağlıyor. Yeterli miktarda sebze meyve tüketimi ile önemli hastalıklardan kurtulup kilo sorununu tamamen hayatınızdan çıkarmanız mümkün…

Şişmanlığın yahut kilo verememenin en önemli sebebini sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşam tarzı oluşturuyor. Genellikle insanlar yıllar boyu yanlış beslenmenin ve hareketsizliğin bedelini birbiri üzerine eklenen kalıcı kilolar ya da dönemsel diyetler sonunda fazlasıyla geri alınan kilolar olarak ödüyor. Oysa kilo problemini hayatınızdan çıkarmanın sağlıklı ve uzun ömrün kapılarını aralamanın formülü çok açık. Yeterli miktarda vitamin mineral fitokimyasal ve lif alarak kilo sorununu hayatınızdan tamamıyla çıkarabilirsiniz.

HANGİ BESİNLERDE VAR

“Soğan, sarımsak, pırasa, lahana, karnabahar, brokoli, soya fasulyesi, domates suyu, turunçgiller, havuç, fındık, tahıllar. Yeşil çay, üzüm, zeytin fasulye ve bezelye, kiraz, turunçgillerin kabuğu fitokimyasalların ana kaynaklarıdır. Dinimizde de zeytin, hurma, ayva gibi bazı bitkilerin tüketiminin önerilmesi fitokimyasalların önemini vurgular niteliktedir.

NELERE KARŞI KORUR?

Fotokimyasallar kanser, kalp hastalıkları, damar sertliği, şeker hastalığı, bağışıklık sistemindeki zayıflama, menopoz sıkıntıları ve sorunlarına karşı etkilidir.

KİLO KONTROLÜ SAĞLIYOR

Kilo kontrolü için tüketmeniz gereken fitokimyasallar ve lifler kalorisi az olan meyve, sebze, baklagiller ve tam tahıl ürünleridir. Kilo almanıza neden olan şeker ve hayvansal ürünlerde ise fitokimyasal ve lif değerleri oldukça düşüktür. Kurubaklagiller bir çok diyette önemli rol oynar. Kuru fasulye ve soya fasulyeleri besin öğeleri ve posadan zengindirler ve yüksek kalitede protein kaynağıdırlar diyabeti düzenler ve kilo kontrolüne yardımcıdır.

FiTOKiMYASAL NEDiR ?

Şişmanlığı belirleyen ana faktörlerden biri yetersiz VMF yani fitokimyasal ve lif tüketimidir. Sebze, meyve, tahıl ve kurubaklagiller gibi bitkisel gıdalarımızda doğal olarak bulunan bu maddelere fitokimyasallar (bitki kimyasalları) adı verilmektedir.

Vitamin ve minerallerin aksine fitokimyasallar besin olarak kabul edilmezler. Günümüzde fitokimyasalların serbest radikal adı verilen ve hücrelere saldıran molekülleri zararsız hâle getiren antioksidan özellikleri olduğu bilinmektedir. Fitokimyasalları ve lifleri rafine edilmemiş tüm doğal sebze ve meyvelerden alabilirsiniz. Fitokimyasallar, yaşlanmadan kansere kadar hastalıklara karşı güçlü koruyucular olarak bilinmektedir.
SARMISAK DOĞAL AFRODİZYAK MI?

Yüzyıllar boyu bir çok tedavi için kullanılmış olan sarımsağın bedenin kana nitrik oksit salmasına neden olarak ereksiyon sorunu karşısında etki gösterdiği biliniyor.

Fitokimyasal zengini beslenme nasıl olur ?

Kanser, damar sertliği, kemik zayıflaması, unutkanlık, görme kaybı gibi sorunlara karşı savaşacak güçlü ajanlar olan vitamin yüklü fitokimyasalları beslenme düzeniz içine sokmak için aşağıdaki listeyi mutfağınızda bulundurmanızı öneriyoruz: Portakal, limon, greyfurt kayısı, şeftali, kuşburnu, yaban mersini, kiraz, vişne, böğürtlen, çilek, elma, lahana, karnabahar, fasulye, mercimek, börülce, soya fasulyesi, domates.

Bugün / Dr. İsmail AĞAR