Yediklerimiz bizi kolaylıkla öldürebilir!

‘Bütünsel Beslenme Uzmanı’ Karen Hill sağlıklı beslenmenin tüyolarını verdi.

Latince bir cümle var, Angelina Jolie’nin de tam karnında dövme olarak yer almakta ‘Quid me nutrit me destruit-Beni besleyen şey aynı zamanda yok edendir’; işte bu cümleden meseleye giriyoruz… Spor sevenler-sevmeyenler, diyet yapanlar-yapmayanlar; yakında İstanbul’un en gözde spor kulüplerinden biri olan MAC’te ders vermeye başlayacak olan Türk asıllı Amerikalı ‘Bütünsel Beslenme Uzmanı’ Karen Hill’le baş başasınız…

Beslenme uzmanlığına nasıl başladınız?

Yüzücüydüm ve 18 yaşında Amerika’ya okumaya gittim. Üniversitenin ilk 2 senesinde 20 kilo aldım. Hem sporu bıraktım ve hem de önceden hiç yemediğim yiyeceklerle tanıştım; hazır, çok yağlı ve besin değeri olmayan yiyecekler ve içeceklerle! Her diyeti denedim ve hiç başarıya ulaşamadım. Bu da beslenme üzerine araştırmaya başlamama sebep oldu. Araştırdıkça daha da ilgimi çekmeye başladı ve politikanın yanı sıra ikinci bir dal olarak, 2 sene beslenme okudum. Hayat beni bu yöne doğru yönlendirdi. Ve şu anda diyebilirim ki, ‘mesleğime aşığım’.

Bu sırada hem işinize hem de eşinize aşık oldunuz galiba?

Eşim Tony ile 1997′de tanışıp, 1 ay sonrasında evlendik. Tanıştığımızda kendisi başkomiser idi, hem de fitness işi ile ilgileniyordu. Evlendiğimizden itibaren yani 12 yıldır kuvvetli bir ekip olarak hem spor hem beslenme işi ile ilgileniyoruz.

Sağlıklı beslenmek aç kalmak mıdır?

Kesinlikle hayır. Aç kalmak bütün vücudun sistemini bozar ve vücudu kıtlık moduna sokar. Bu da metabolizmayı yavaşlatır ve yağ depolamaya başlar. Sağlıklı beslenmek, vücuda yüksek besin değeri olan hammaddeyi verebilmek ve vücudun direncini her zaman kuvvetli tutmaktır.

Her zayıf insan güzel midir?

Her zayıf insan güzel değildir ve her zayıf insan sağlıklı değildir. Kilo olarak çok zayıf olan fakat yağlı insanlar gördüm. Çok zayıf olup da her tarafı yumuşak veya sarkan genç insan da çok gördüm. Sağlıklı ve güzel bir vücut sıkı, kuvvetli, bütün gün enerjik olan ve kolay kolay hastalanmayan bir vücuttur. Ve bu vücut her yaşta yakalanabilir.

Yediğimiz şey bizi gerçekten öldürür mü ya da yediklerimiz bizim kişiliğimizi tanımlayabilir mi?

Yediğiniz her şey bir şekilde vücut tarafından kullanılacaktır. İyi veya kötü olarak. ‘Ne yersen osun’, sözü hiçbir abartı taşımamaktadır. Çok basit bir örnek verelim: Basit karbonhidrat ve şeker yenince vücutta ne olur? Vücuda yağ depolama sinyali verir, trigliseritleri artırır, bağışıklık sistemini bastırır, büyüme hormonunu azaltır, besin alerjilerine yol açar, kanser hücrelerini besler ve çeşitli kanserlere sebebiyet verir. Demek ki yediklerimiz bizi çok kolaylıkla öldürebilir.

Korkunç bu, yaşamak için yerken kendimizi öldürebiliyoruz demek. Neden bazı yiyeceklere karşı gelemiyor ve sağlıksız olduklarını bile bile yiyoruz?

Yoğun kalorili ve sağlıksız yiyecekleri yemeyi önlemek için bizim besin yoğunluğu olan yiyecekler yememiz gerekiyor. Kalori yoğunluğu olan fakat besinlerden yoksun yiyecekler bizi hep aç bırakacaktır. Vücut her zaman besine ihtiyaç duyar. Bu besinler vitamin, mineral, lif ve fitokimyasallardır.

TÜRKLER SUSUZ YAŞIYOR!

Amerika ve Türkiye’yi karşılaştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz, biz daha mı kötü besleniyoruz?

Kesinlikle hayır! Ama o yolda ilerliyoruz. İstatistiklere göre Amerika’da şu an 58 milyon kilolu, 40 milyon obez, 3 milyon yüksek derecede obez bulunuyor ve 1990′a göre şeker hastalarında yüzde 76 artma görülmüş. Türkler hala taze meyve, sebze alışkanlıklarını, aile kavramını, yemek pişirmek alışkanlığımızı korumuş bir kültüre sahip. Bunlar çok değerli kavramlar. Yalnızca gördüğüm çok önemli bir eksiklik var Türkiye’de, su içilmiyor. İnsanlar resmen susuz yaşıyorlar! İnsan vücudunun yüzde 75′i sudan oluşur, beynin yüzde 85′i sudur.

Susuzluk nelere yol açar?

Romatizmal hastalıklar, kas ağrıları, baş ağrısı, yüksek tansiyon, astım, alerjiler, asitli reflü, kronik yorgunluk sendromu…

Kötü beslenmek nelere yol açar ve tam tersi sağlıklı beslenerek neleri değiştirebiliriz?

Kötü beslenmek, arabaya kirli benzin koymaya benzer. Araba bir müddet hiç zorlanmadan gider ama bir gün motor tıklamaya başlar ve sonunda tamamıyla bozulur. Vücudumuz da aynıdır. Biz maalesef arabamıza vücudumuzdan daha iyi bakıyoruz.

Benim için sadece kalori yığını değilsiniz

Nasıl bir program uyguluyorsunuz, sağlıklı beslenmeye alışmak çok zor mudur?

Programımın felsefesi şu: Diyet yerine alışanlık. İyi beslenme alışkanlıkları kolay edinilmeyebilir ancak bunlar edinildikten sonra kolay kolay yitirilmez. Önce metabolizma testi yapılarak, bazal metabolizmayı okuyoruz. Ne pahasına olursa olsun kaslarınızı muhafaza ediyoruz. Hiçbir zaman aç kalmıyoruz. Doğadan gelen yiyeceklerle ve temiz gıdalarla besleniyoruz. Naturel bir detoks da uygulanabiliyor.

Siz M.A.C’ta neler yapacaksınız?

Amacım ve planım her yerde her zaman aynı. Birer birer bana gelen insanları iyileştirmek, vücut direncini en kuvvetli hale getirmek ve onlara çok kaliteli bir hayat şansı sunmak. Vücut sağlığa kavuştukça fazla kilolar da otomatik olarak gider. Kilolu bir vücut, hasta bir vücuttur! Çok yakında beslenme uzmanlığımı Türkiye’de başlatacağım. Aynı zamanda spor ve grup ders hocası olduğum için derslere de başlayacağım. Şunu eklemek istiyorum; ben diyetisyen değilim. Amerika’da ‘holistic nutritionist’ dedikleri işi yapıyorum. Türkçe’ye tam çevrildiğinde ‘bütünsel beslenme uzmanı’ anlamını taşıyor. Size bir bütün olarak yaklaşıp, program uyguluyorum. Size baktığımda sadece kalori oranı görmüyorum yani.

Kanser hücrelerinin en sevdiği besin: Şeker

Beslenme disiplini kazanmak zor mu?

Yine evet ve hayır diyeceğim. İlk 2 hafta en zor zamanlardır. Etkilerini ve sonuçlarını gördükten sonra motivasyon yükseliyor ve disiplin güçleniyor. Genelde yeni bir alışkanlığı kazanmak veya eski bir alışkanlığı bırakmak 3 ila 4 hafta gerektiriyor.

Hiç şeker yemeyen biri şeker yiyen birinden hangi yönleriyle farklıdır?

Şeker bağımlılık yapan bir maddedir. Bütün vücudu bozar. Şeker, kanser hücrelerinin en sevdiği besindir. Bu alışkanlıktan kurtulmak istiyorsanız şeker yemeyeceksiniz ama vücudu da gerekli besinlerle güzel bir şekilde beslemeniz gerekiyor. Eğer vücutta besin eksiklikleri olursa, bütün gün bir şey yemezseniz, vücut eksikliklerini başka şekilde tamamlar.

Yemekle duygusal boşluk doldurulabilir mi?

Maalesef kilo alanların en büyük problemidir duygusal yemek yeme alışkanlığı. Mutlu olunca yiyoruz, depresyonda yiyoruz… Yalnızca gerçek bir sebebi var yemek yemenin; o da yaşamak, daha önemlisi sağlıklı ve uzun yaşamak.

Herkes fit olmak ister ama bir salona üye olamayanlar evde ne yapabilir?

En güzel ve en etkili ekipman kendi vücudumuz ve vücut ağırlığımız. Her evde veya apartmanda birkaç kat merdiven vardır. 15 dakika merdiven inip çıkmanız hem kasları çalıştırır hem de kardiyo yaptırır.

Akşam / Cumartesi

  • Comments Off

Çörek otu, kanserden koruyor!

Selçuk Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Uslu, çörek otunun bağışıklık sistemini güçlendirip vücudu kanser ve gribe karşı koruduğunu, kansere yakalananların tedavisine ise yardımcı olduğunu söyledi.

Çörek otundaki thymoquinone isimli kimyasal maddenin kanserli pankreas, meme, bağırsak ve karaciğer hücrelerinin üremesini durdurduğunu hatta bu kanserli hücreleri yok ettiğini ifade etti.

Thymoquinone maddesinin doğal savaşçı hücrelerin başarı oranını yüzde 74 oranında artırdığını belirten Uslu, çörek otu yağının anti virüs olma özelliği bakımından araştırıldığını ifade etti. Bağışıklığın insan vücudunun hastalıklara karşı savunma mekanizmasını oluşturan bir sistem olduğunu belirten Uslu, “Bu sistem vücudu bakterilere ve viral enfeksiyonlara karşı koruyup, kanserli hücreleri ve yabancı maddeleri yok eder.” dedi. Sigara, alkol, dengesiz beslenme, çeşitli kimyasal ve radyoaktif maddelere maruz kalma gibi sebeplerle vücudun bağışıklık sisteminin çöktüğünü belirten Uslu, böyle durumlarda soğuk algınlığı ya da grip adı verilen rahatsızlıkların ortaya çıktığını ifade etti. Uslu, “Çörek otu, virüse yakalanılan erken dönemde katil hücreleri sınırlandırıyor.” diye konuştu.

Hz. Muhammed’in (SAV) “Çörek otunu kullanın, ölümden başka her şeye devadır.” hadisine dikkat çeken Prof. Dr. Uslu, günümüz insanlarının bu önemli şifalı bitkiden faydalanmadıklarını üzülerek gördüğünü vurguladı. Bilimsel araştırmaların çörek otunun şeker, astım, öksürük, solunum yolu ve egzama hastalıklarına da iyi geldiğini ortaya koyduğunu vurgulayan Uslu, “Araştırmalar çörek otunun kandaki kolesterol düzenini istenilen seviyeye düşürebildiği, idrar miktarını artırdığı ve tansiyon yüksekliğini tedavi ettiğini de göstermiştir.” diye konuştu.

Çörek otunun öğütülüp toz şeklinde günde 1 ile 3 gram tüketilmesini öneren Prof. Dr. Uslu “Bu esrarlı bitkinin faydaları saymakla bitmiyor, ancak doktor tavsiyesi ve önerilerine göre kullanıldığı zaman iyi sonuçlar elde edilir.” ifadelerini kullandı. Halkın bu bitkiyi sadece pasta börek yapımında tükettiğine dikkat çeken Uslu, yüksek sıcaklığa maruz kalan çörek otunun pasta börek ile yerken tüm antioksidan özelliğini yitirdiğini, vücuda bir yararının kalmadığını sözlerine ekledi.
(CİHAN)

  • Comments Off

Migrenin sırrı çözüldü!

Posted on Haziran 25th, 2009 in Sağlık, Sağlık Haberleri, astım, ağrı, baş ağrısı, migren, yüksek tansiyon by admin

Türk araştırmacılar, toplumda yüzde 20 oranında görülen migren hastalığına büyük oranda neden olan bir faktörü ilk kez tanımladı.
Araştırmacılar, yeryüzünde rüzgarla yer değiştiren sahra çölü tozlarının migrene neden olduğunu ve hastalığı tetiklediğini laboratuvar ortamındaki deneylerle kanıtladı.

ABD’deki Harvard Üniversitesi’nde baş ağrıları üzerine araştırmalarıyla tanınan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Nöropsikiyatri Merkez Müdürü Prof. Dr Hayrunnisa Bolay ve Hacettepe Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Saydam’ın ortak çalışmasında, rüzgarla taşınan ve atmosferde su ve güneşle değişime uğrayan sahra çölü tozlarının migrene neden olduğunu ve bunların belli dönemlerde hastalığı tetiklediği ortaya çıktı.

Bu tozlardan verilen deney hayvanlarının beyinlerinin ağrı merkezinin aktif hale geçtiğini keşfeden araştırmacılar, bunların alerji, astım gibi hastalıkları da tetiklediğini öngörüyor.

AA muhabirine bilgi veren Prof. Dr. Bolay, bahar dönemlerinde lodosun artmasıyla birlikte baş ağrısı, yüksek tansiyon, astım ve halsizlik gibi yakınmalarda artış gözlendiğini anlattı.

Bolay, migrenin toplumda görülme sıklığının yüzde 20 oranında olduğunu, hastalığı tetikleyen nedenlerin ve mekanizmaların yalnızca bir kısmının tanımlanabildiğini, bu eksikliğin de yeni mekanizma ve ilaç arayışlarına gereksinimi arttırdığını ifade etti.

-”TOZLAR ATMOSFERDE DEĞİŞİME UĞRUYOR”-

Literatürde de ani hava değişimlerinin baş ağrılarını arttırdığına dair yayınların bulunduğunu kaydeden Prof. Dr. Bolay, Prof. Dr. Saydam’la birlikte yaklaşık 4 yıl önce başlattıkları çalışmalarda sahra tozunun arttığı dönemlerle baş ağrılarının ilişkisinin olup olmadığını araştırmaya başladıklarını dile getirdi.

Dünya ülkelerinin çeşitli çöl kaynaklarının tozlarından etkilendiğini, Türkiye’yi en çok etkileyen tozların da Afrika’daki Sahra Çölü’nden kalkan tozlar olduğunu dile getiren Bolay, şunları kaydetti:

”Bu tozlar, atmosferde bulutlarla Avrupa ve Amerika gibi başka kıtalara da hareket ediyor. Bu sırada güneş ışığının ve bulutun içindeki suyun da etkisiyle tozla birlikte virüs ve bakteri gibi mikroorganizmalar üremeye başlıyor. Ardından bunlar hızla çoğalıyor ve mikroorganizmaların yanında bazı aminoasitler ve demir gibi moleküller ortaya çıkıyor. Bu tozları Türkiye’ye taşıyan ise lodos rüzgarı.”

-TOZ VERİLEN HAYVANLARDA BAŞ AĞRISI-

Sahra çölü tozlarının ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde artış gösterdiğini vurgulayan Bolay, çalışmayla ilgili şu bilgileri verdi:

”Laboratuvarda atmosferik hava koşullarını taklit edecek bir ortam oluşturduk. Deney hayvanlarının bir kısmına bu tozlardan verirken, bir kısmına vermeyerek testlerimize başladık. Tozları su ve güneş ışığını taklit edecek enerjiye maruz bıraktık. Bunları, yaklaşık 24 saat sonra deney hayvanlarının soludukları havanın içine katkı olarak verdik.

İki saatin ardından temiz havada bulunan hayvanlara göre bu ortamı soluyan hayvanların beyinlerindeki ağrı merkezlerinin aktive olduğunu gösterdik. Bunu beyin dokularını özel metotlarla inceleyerek gördük.”

-”TOZUN İÇİNDEKİ ORGANİZMALAR ETKİLİ”-

Sahra tozlarının ağrıyı tetiklediğini gösteren bu bulguların bir sonuç çıkarmak için yeterli olmadığını bu nedenle de ikinci aşama deney çalışmalarına başladıklarını aktaran Bolay, ”Çünkü tozun kendisi de ağrıya yol açıyor olabilirdi. İkinci deneyde de tozlara radyasyon vererek içindeki bütün canlıların ölmesini sağladık. Böylece tozun içinde virüs, bakteri gibi mikroorganizmalar kalmadı. Bunlar öldükten sonra aynı tozu tekrar aldık ve yine hayvanların soluduğu havanın içine verdik” bilgisini verdi.

Deney hayvanlarına tozu mikroorganizmalardan arındırarak verdiklerinde tozlu olmayan ortamdan farklı bir reaksiyona rastlamadıklarını bildiren Bolay, ”Bu da etkinin tozun kendisinden değil, birlikte taşıdığı mikroorganizmalardan geldiğini kanıtlıyor” dedi.

”Filtreleme” yöntemi kullanarak yaptıkları bir başka deneylerinde ise 450 nanometrenin altındaki partiküllerin migren ve baş ağrısını tetikleyebildiğine dair bazı ön bilgiler topladıklarını aktaran Bolay, ”Bu boyut ise şu an bildiğimiz bakterilere göre çok küçük bir boyut. Bu nedenle de etkinin mikroorganizmaların kendisinden değil ama onlarla birlikte taşınan bazı ürünlerden kaynaklanabileceğini ortaya koyduk” diye konuştu.

-”DÜNYADAKİ İLK ÇALIŞMA…”-

Bolay, ”Bu etkileri dünyada ilk kez biz bu çalışmayla gösteriyoruz” diyerek, çalışmanın atmosferde bugüne kadar bilinmeyen bir faktörün etkisini ortaya koyması bakımından önemli olduğunu vurguladı.

Sahra tozunun yalnızca migren ya da diğer gruptaki baş ağrılarını tetiklemediğini, aynı zamanda astım, alerji ve yüksek tansiyon gibi diğer hastalıkları da tetiklediğine dair öngörüleri bulunduğunu dile getiren Bolay, ”Bu çalışmadan çıkacak sonuçlar çok fazla. Bulunması ve araştırılması gereken cevaplar çok. Bu nedenle çalışmaya destek bekliyoruz” dedi.

Bolay, yapılacak çalışmalarla ilgili olarak vücutta hangi yollarla ağrıyı tetiklediğinin bilinmediğini, Harvard Üniversitesinde yaptığı çalışmalarda gösterdikleri nitrogliserinin etkisine benzer bir etki olabileceğini vurguladı ve bu mekanizmaların aydınlatılması ile hastaların hava durumuna göre önceden haberdar edilerek ilaç kullanabileceklerini bildirdi.

Bolay, ”Örneğin ‘iki gün sonra toz gelecek veya Mart ayı süresince toz taşınıyor o nedenle o ay için şu ilacın kullanılması gerekecek” şeklinde mevsimsel tedavilere gidilebileceğini ifade etti.

”Bu çalışma hastalıklara ve tedavi şekillerine bakışımızda yeni bir ufuk açıyor” diyen Bolay, çalışmanın uluslararası dergilerden ”Sefalalji” isimli dergide yayımlandığını ve çalışmanın sonuçlarının Dr. Hacer Doğanay tarafından tez haline getirildiğini anlattı.

-ÇÖL TOZLARININ HAREKETLERİ”-

Prof. Dr. Cemal Saydam ise çöl tozlarının dünya üzerindeki hareketleri üzerine 15 yıldır çalıştığını, 1994′de Türkiye’de ilk uydu alıcı istasyonunun kurulmasıyla bu tozların hareketinin anında görülmeye başlanmasıyla konunun üzerine daha çok gittiğini anlattı.

Sahra tozlarıyla sağlığın ilişkisini kurmasında eşinin migren ve alerji rahatsızlıklarının etkisinin olduğunu dile getiren Saydam, eşinin Mersin’de belli dönemlerde artış gösteren rahatsızlıklarının çöl tozlarının artış gösterdiği döneme denk geldiğini ifade etti.

Kurduğu internet sitesinden tozların arttığı dönemde ağrıların arttığını gösteren mailler aldığına işaret eden Saydam, daha sonra Gazi Üniversitesi ile çalışmalara başladıklarını kaydetti.

-”KUSURA BAKMAYIN AMA BİZ BULDUK”-

Çalışmanın, Türkiye’deki çeşitli çevrelerce başka bir ülkede daha önce yapılmadığından, ”bilimsel” olarak nitelendirilmediğini aktaran Saydam, ”Biz de onlara ‘Bu dünyada ilk çalışma. Kusura bakmayın ama bunu biz bulduk’ diyoruz” diye konuştu.

Saydam, sahra tozlarının yoğunluğunda Türkiye’de en fazla risk altında olan bölgenin Akdeniz olmasına rağmen, Türkiye’nin hemen hemen her noktasının lodosa maruz kaldığından risk altında olabileceğini söyledi.

Bu tozları kullanarak yağmurun da yağdırılabileceği üzerine çalışmalarının da bulunduğunu anımsatan Saydam, bu çalışmaların üzerine gidilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Samanyoluhaber.com

  • Comments Off

Astım çocukları tehdit ediyor!

Posted on Nisan 15th, 2009 in Alerjik hastalıklar, astım, Çocuk, çocuk sağlığı, üst solunum yolları by admin

Astım yetişkinlere oranla çocuklarda daha sık görülüyor…

Sağlık Bakanlığı Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs ve Alerjik Hastalıklar Uzmanı Doç. Dr. A. Berna Dursun, kronik bir hastalık olan astımın, çocuklarda görülme sıklığının erişkinlerden daha yüksek olduğunu belirterek, “Her yüz çocuktan 10-15′inde astım görülmektedir. Bu oran, erişkinlerde ise yüzde 5-7′lerde kalmaktadır” dedi.

Dursun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, astımın hava yollarının kronik iltihaplanması olarak tanımlandığını ifade ederek, astımın en önemli belirtilerinin nefes darlığı, 3 haftadan uzun süren öksürük, göğüste ıslık sesi ve tıkanıklık olduğunu söyledi. Özellikle gece uykudan uyandıran öksürüğün hastalığın ciddi olduğunu gösterdiğini vurgulayan Dursun, bu belirtilerin görülmesi halinde vakit kaybedilmeden uzman bir hekime başvurulması gerektiğini bildirdi.

“Çocukların bağışıklık sistemleri tam gelişmediği için astım gibi alerjik hastalıklardan etkilenme oranları daha erişkinlere göre daha yaygındır.

Çocuklardaki astımın yüzde 90′nı alerjiktir” diyen Dursun, astımı tetikleyebilecek etkenleri ise şöyle sıraladı:

“Yeni boyanmış duvarlar, havalandırılması iyi yapılmamış iç mekanlar, tebeşir tozu gibi sınıf ve okul içindeki tozlar, sigara dumanına maruziyet, mevsim değişiklikleri, polen, ev tozu akarları, hamam böcekleri, küf mantarları, hayvan tüyleri, çocukların alerjik semptom göstermeleri için yeterli zemini oluşturmaktadır.

Üst solunum rahatsızlıkları ile sıkça karıştırılan alerjik semptomlar, sağlıklı yaşam koşulları sağlanmazsa astım gibi ciddi rahatsızlıklara neden olabilir.”

Dursun, astımın özellikle erkek çocuklarda görülme sıklığının daha yüksek olduğunu belirterek, bu durumun hormonal ve gelişimsel faktörlerden kaynaklandığını bildirdi.

SPOR YAPMADAN ÖNCE İLAÇ KULLANIMI ŞART

Dursun, özellikle ev tozunun çocuk astımının en sık nedeni olduğunu da dile getirerek, “Astımlı çocukların bir kısmı egzersiz sonrası tıkanır. Bununla birlikte astım tedavisinin ana amaçlarından biri, çocuğun yaşıtlarınınkinden farksız fiziksel etkinlikleri yapmasını sağlamaktır. Bu yüzden astımlı çocuklarda çok büyük bir gereklilik olmadıkça hareket kısıtlaması önerilmez” diye konuştu.

Astım hastası olan çocuklara fiziksel aktivite kısıtlılığı getirilmesini, hastanın psikolojisini olumsuz etkileyebildiğini belirten Dursun, şöyle devam etti:

“Çok sayıda sporcunun astım hastası olduğu unutulmamalı. İlaçların düzenli kullanılması ve hekim kontrolünde bulunulması, ilaçların bedensel aktiviteden önce alınması durumunda spor yapabilir.

Erişkinlerde ve küçük çocuklarda da (bebeklerde) alerjik olmayan astım türü ile sık karşılaşılır. Burada astım krizini başlatan en önemli etkenler enfeksiyonlardır. Ruhsal değişiklikler, aşırı sevinç, üzüntü, ağlama ve gülme de bazı kişilerde astım nöbetini başlatabilir.”

“ÖĞRETMENLER ÇOCUKLARI MUTLAKA GÖZLEMLEMELİ”

Çocukların bünyelerini etkileyen ve hassaslaştıran hava ve ortam değişikliklerinde mutlaka koruyucu önlem alınması gerektiğini vurgulayan Dursun, “Çocuklar, aileleri ve öğretmenleri tarafından dikkatli gözlenmeli ve herhangi bir rahatsızlıkta mutlaka hekime başvurulmalı. Böylece çocuklarının alerjik durumu varsa teşhis edilerek erkenden tedaviye başlanılmalı” dedi.

Dursun, özellikle sınıf gibi uzun zaman geçirilen ve kalabalık olan mekanlarda hijyenin ihmal edilmemesi gerektiğini belirterek, çocuklar arasında özellikle kronik öksürme, hapşırma, burun akıntısı gibi reaksiyonların öğretmenlerce gözlemlenerek ailelere bildirilmesinin önemini vurguladı.

haber3

 

  • Comments Off